Çanakkale’de yeşil örtü fazla mühendisi Mehmet Akkan, Assos’un binlerce yıllık tarihini Kazdağları’nın endemik bitkilerinden Sığırkuyruğu ile buluşturan dikkat çekici bir paylaşım gerçekleştirdi. Akkan, “Et yiyen taşlar” olarak bilinen Assos taşlarından Kazdağları Sığırkuyruğu’na kadar havzanın tarih, doğa, bilim ve mitoloji bakımından taşıdığı zenginliklere vurguladı.
Çanakkale’nin Ayvacık ilçesine bağlı Behram Köyü’nde yer alan ve dünyanın kayda değer geçmişten gelen merkezleri arasında bulunan Assos, 2 bin 800 yıllık geçmişiyle ziyaretçilerini tarih kadar doğanın da dikkat çekici hikâyeleriyle buluşturuyor.

Çanakkale’de yeşil örtü fazla mühendisi Mehmet Akkan, Çanakkale Kültür Yolu Festivali dahilinde katıldığı Assos Ören Yeri gezisinin peşi sıra havzanın geçmişten gelen ve doğaya ait zenginliklerine dair ayrıntılı bir paylaşımda bulundu.
Kazı ekibinden arkeoloji uzmanının eşliğinde Assos’un tarihini daha titizlikle tanıma olanakı bulduğunu dile getiren Akkan, daha önce de birkaç kez uğrama ettiği ve konusunda farklı yayınlar okuduğu Assos’u bu kez değişik bir bakış açısıyla ele aldı.
Akkan’ın paylaşımında Assos’un 2 bin 800 yıllık geçmişten gelen içerisinde yaşam bulan endemik bitkilerden Kazdağları Sığırkuyruğu’na (Benli Sığırkuyruğu) kadar pek çok dikkat çekici ayrıntı katıldı.

ASSOS: TARİHİN VE FELSEFENİN YAŞAYAN EFSANESİ
Assos’un mitolojik bir efsaneden çok, geçmişten gelen birikimi, felsefi geçmişi ve doğasıyla yaşayan bir efsane olduğunu ifade eden Akkan, şehirin kuruluşunun tarihçi Hellanikos’a göre M.Ö. 7. yüzyıla dayandığını belirtti.
Kent, Midilli Adası’ndan gelen Methymnalılar eliyle sönmüş bir volkanik tepenin hakkında kurulmuştu.
Assos’un tarihteki en kayda değer özelliklerinden biri ise kapsamlı filozof Aristoteles ile olan bağı.
Aristoteles’in M.Ö. 347 yılında Assos’a gelerek burada üç yıl yaşadığı ve bir felsefe okulu kurduğu belirtilirken, bu özelliğiyle Assos’un felsefe dünyasının efsanevi duraklarından biri olduğu dikkat çekildi.

ASSOS’UN “ET YİYEN TAŞLARI”
Assos’u değişik kılan en dikkat çekici geçmişten gelen ayrıntılardan biri ise “insan yiyen taşlar” olarak adlandırılan taşları.
Assos’ta çıkarılan ve şehirin inşasında da kullanılan dayanıklı andezit taşından düzenlenen lahitlerin, içerisindeki cesetleri çok çabucak, civarında 40 günde, erittiğine inanılıyordu.
Bu nedenle antik süreçte Assos taşlarına “insan yiyen taş” denildiği ifade edildi.
Akkan’ın paylaşımında yer verdiği bilgilere göre andezit; işlenmesi meşakkatli olmasına rağmen doğa şartlarına, depremlere ve zamana karşı oldukça dayanıklı sert bir volkanik taş olarak biliniyor.
Bölgedeki volkanik andezit taşının fazla oranda alüminyum ve şap içerdiği, bu kimyasal bileşenlerin organik maddelerle temas ettiğinde doğaya ait bir yakıcı veya asidik reaksiyon göstererek çürümeyi hızlandırdığı düşünülüyor.
Taşın boşluklu yapısının ise nemi ve mineralleri süratli biçimde emerek mezar içerisindeki ayrışma sürecini hızlandırdığı ifade ediliyor.
Bu özellik sebebiyle taşın, dişler hariç bedeni civarında 40 günde tamamen yok ettiği yönündeki inanışın antik süreçte geniş çaplı olduğu belirtiliyor.
Hızlı ayrışmanın başta olmak üzere kapsamlı salgın hastalıkların yayılmasını önlemek, nekropol alanlarında yer tasarrufu sağlamak ve hijyeni korumak bakımından mühim bir avantaj sunduğuna inanılıyordu.

3 TONLUK LAHİTLER STATÜ SEMBOLÜYDÜ
Assos lahitlerinin salt mezar olarak değil, ayrıca antik dünyanın lüks ve prestij ürünlerinden biri olarak görüldüğü de paylaşımda katıldı.
Yaklaşık 3 ton ağırlığındaki devasa taş blokların gemilerle Akdeniz havzasındaki diğer ülkelere taşınmasının oldukça giderli olduğu, bu sebeple bu lahitlerde gömülmenin aristokratlar ve zengin kesim için mühim bir statü sembolü haline geldiği dile getirildi.
Assos’un en fazla noktasında yer alan Athena Tapınağı da şehirin kayda değer yapıları arasında gösteriliyor. Anadolu’daki dor düzeninin erken dönemdeki tek örneği olarak nitelendirilen tapınağın, şehiri koruyan tanrıça Athena’ya adandığı belirtiliyor.

BİNLERCE YILLIK DUVARLARDA HAYAT BULUYOR
Mehmet Akkan’ın paylaşımında Assos’un geçmişten gelen kadar bitki örtüsüne de hususi bir bölüm ayrıldı.
Kazdağları Sığırkuyruğu (Benli Sığırkuyruğu) olarak bilinen bitkinin, paylaşımda literatürde Eski Menderes Sığırkuyruğu olarak da anıldığı ve ilmi adının Verbascum scamandri olduğu aktarıldı.
Binlerce yıllık duvarların üzerinde yaşam bulan endemik bitkinin, adeta geçmişte burada yaşayan insanları ve Assos’ta üç yıl geçiren Aristoteles’i anlatır gibi bir görüntü oluşturduğu dile getirildi.

Sığırkuyruğu bitkisinin halk arasında yün otu, kral mumu, bez otu ve yalağı otu gibi isimlerle de bilindiği ifade edildi.
Paylaşımda bitkinin solunum yollarını rahatlatmak, öksürüğü yumuşatmak ve iltihap giderici etkiler gibi geleneksel kullanım alanlarından da söz edilirken; çay, lapa veya yağ olarak kullanıldığı aktarıldı.
SIĞIRKUYRUĞUNUN YÖREDEN YÖREYE DEĞİŞEN İSİMLERİ
Anadolu’nun değişik bölgelerinde geniş çaplı olarak “yün otu” adıyla bilinen Sığırkuyruğu için halk arasında değişik isimlerin kullanıldığı da ifade edildi.
Kurt Kulağı: Özellikle İç Anadolu Bölgesi’nde tüylü ve yaygın yaprakları sebebiyle bu isimle anılıyor.
Çoban Çırası: Kuruduğunda odunsu bir yapı alması ve meşale gibi kolayca yanabilmesi sebebiyle bu adla biliniyor.
Kral Mumu / Mum Otu: Dik ve uzun sarı çiçek salkımının mumu andıran görüntüsü sebebiyle bu isimler kullanılıyor.
Sığır Dili: Yapraklarının büyüklüğü ve dokusu sebebiyle bazı yörelerde bu adla anılıyor.
Bez Otu / Yalağı Otu: Bazı bölgelerde yöresel halk eliyle bu isimlerle tanımlanıyor.
Akkan, halkın bitkilere verdiği isimlerin yüzyıllar süresince oluşan kültür odaklı birikimin günümüze yansıması olduğuna dikkat çekerek, “Hiçbir tıbbi bitki ismini tesadüfen almaz. Halk yüzyıllar süresince en belirgin etkisine göre adını almaktadır” değerlendirmesinde bulundu.


“BİGA YARIMADASI; TARİHTİR, SANATTIR, MİTOLOJİDİR”
Mehmet Akkan, paylaşımının sonunda Biga Yarımadası ve Kazdağları’nın sahip olduğu doğaya ait ve kültür odaklı zenginliğe vurguladı.
Akkan, havzayı şu sözlerle özetledi: “Biga Yarımadası-Kazdağları; tarihtir, sanattır, mitolojidir, biyolojik çeşitliktir, bilimdir, güzelliktir...”
Akkan öte yandan, “Kazdağları hayat verir, yaşatır ve herkese iyi gelir” ifadelerini kullandı.
Paylaşımının bu detaylar öğrenmelerine imkân sağlayan Kültür Bakanlığı’na ve Çanakkale Savaşları Tarihi Alan Başkanı İsmail Kaşdemir’e teşekkür ederek tamamladı.
Assos’un binlerce yıllık taşlarıyla, Aristoteles’in felsefe mirasıyla, Athena Tapınağı’yla ve Kazdağları’nın endemik bitkileriyle ile beraber ele alındığında, Çanakkale’nin tarih ve doğanın iç içe geçtiği en hususi bölgelerinden biri olduğu yeniden ortaya çıkıyor.




SON YORUMLAR